Güven Kurumları Olarak Bankaların Hukuki Sorumluluğu

Şubat 2016

Giriş

Bankalar; faaliyet alanları, kuruluşları, yönetimleri, iç denetim sistemleri, finansal raporlamaları, özsermayeleri, sermaye yeterlik oranları ve bağımsız denetimleri 5411 sayılı Bankacılık Kanunu (“Bankacılık Kanunu” ya da “BK”) ile düzenlenen güven kuruluşlarıdır. Bankaların hukuki sorumlulukları, başta 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (“TBK”) olmak üzere birden fazla mevzuatta düzenlenir. Buna ek olarak, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (“TTK”) md. 18(2) uyarınca, tüm tacirlerin ticari işleriyle ilgili olarak basiretli bir tacir gibi davranmaları gerektiği düzenlenir. Bankaların daha katı olarak ele alınan hukuki sorumluluğunun ikinci temeli de bu hükümdür. Bankalar, kamu nezdinde güven uyandıran kuruluşlar olarak kendi faaliyet alanlarının gerektirdiği ölçüde basiret ve özenle davranmalıdırlar. Başka bir deyişle, kamu nezdinde oluşturulan bu güven bankaların işlemlerinde sıradan bir tacirden daha yüksek bir özen göstermelerini gerektirir.

Ancak, bankaların uyandırdığı güvenin temel nedeni devlet denetimi altında faaliyet göstermeleri ve verdikleri hizmetin BK md 6 uyarınca Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (“BDDK”) tarafından verilecek bir ruhsata tabii olmasıdır. Bankaların birer güven kuruluşu olmaları genelde sorumluluklarını ağırlaştırmakla birlikte, tersi de söz konusu olabilir.

Güven Kavramı

Bir sözleşmenin akdedilmesinden önce dahi, (henüz müstakbel) taraflar arasında bir güven ilişkisi meydana gelir. Bu güven ilişkisinin temeli dürüstlük kuralı olarak da adlandırılan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (“MK”) 2. maddesidir. Buna göre, güvenin korunması ilkesi, güvenen nezdinde bir güven unsurunun oluşmasına sebebiyet veren güvenilenin, yarattığı bu güvene uygun davranışlarda bulunması ve bunun sonuçlarına da katlanması anlamını taşır[1].

Bu ilke, kendine sözleşmenin ve sözleşmenin içerdiği yükümlülüklerin yorumlanmasında, tamamlanmasında, sınırlanmasında, düzeltilmesinde ve somutlaştırılmasında yer bulur. Yargıtay bir kararında dürüstlük kuralının uygulamasının bankacılık işlemleri ve bankalarla akdedilen sözleşmeler bakımından zorunlu olduğuna hükmetmiştir[2]. Kararın ilgili bölümü aşağıdaki gibidir:

“Bu kuralın sonucu olarak bankanın fahiş kazanç amacı ile faiz oranını tek yanlı artırma yetkisine dayanarak haklı görülmeyecek bir orana yükseltmesi, hakkın suistimalini oluşturacağından sözleşmedeki anılan bu hükmün uygulanmasında kredi müşterisinin MK.nun 2. maddesinin korumasında bulunduğunun kabulü gerekir. Bir başka deyişle, bankanın kendisine duyulan güvene aykırı davranışı bulunup bulunmadığının saptanması gerekir. Bu durumda MK.nun 2. maddesini doğrudan gözetmekle yükümlü olan mahkemece yapılacak iş, yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda … bankanın haksız bir davranışta bulunup bulunmadığını saptamaktan … ibarettir.” (19 HD, 6-2976 sayılı ve 26.03.1996 tarihli Karar)

Bankalara duyulan güvenin yansıması, bankacılık üzerindeki devlet denetimi, bankaların ancak BDDK’nın verdiği ruhsat ile faaliyetlerine devam edebiliyor olması ve Bankacılık Kanunu’ndaki belli başlı hükümlere uygun davranma zorunluluğunun bulunmasıdır. Devlet tarafından verilmiş bir ruhsat, söz konusu bankanın faaliyetlerini sürdürmek için gerekli özellikleri ve minimum yeterliliği haiz olduğunun göstergesidir, zira bunun tersi ruhsatın askıya alınması veya iptali olacaktır. Bu durum bankalar açısından bir yük teşkil ediyormuş gibi görünse de, Bankacılık Kanunu md. 74 uyarınca bir bankanın itibarını kırabilecek veya şöhretine ya da servetine zarar verebilecek bir hususa kasten sebep olunamaz ya da bu yolla asılsız haber yayılamaz. Dolayısıyla, bankaların itibarı da kanunen korunur durumdadır.

Bankaların Sorumluluğunun Kapsamı

Bankaların sözleşmesel sorumlulukları ilk olarak vekalet sözleşmeleri bakımından değerlendirilir. TBK md. 502 ve devamında düzenlenen vekalet sözleşmeleri, müvekkil ve vekil arasında bir güven ilişkisinin varlığını gerektirir; ancak bankalarla kurulan vekalet sözleşmeleri söz konusu olduğunda bu güvenin düzeyi daha yüksektir. Bankalar, yükümlülüklerini yerine getirirken objektif özen ile davranmak durumundadırlar. Bankaların objektif özen yükümü çok sayıda Yargıtay kararına konu olmuştur, bunların birçoğunda ise Yargıtay, bu nedenden dolayı bankaların hafif kusurlarından dahi sorumlu olduklarına hükmetmiştir. Söz konusu kararların önemli kısmı mevduat sahiplerinin hesaplarından istekleri dışında gerçekleştirilen para transferlerine ilişkin olup; Yargıtay bankaları sorumlu tutmak için verilen zarar ile objektif özen yükümünün ihlali arasında illiyet bağını yeterli bulmaktadır[3]. Buna ilişkin Yargıtay’ın da atıf yaptığı TBK md. 115(3) hükmü aşağıdaki gibidir:

“Madde 115(3) – Uzmanlığı gerektiren bir hizmet, meslek veya sanat, ancak kanun ya da yetkili makamlar tarafından verilen izinle yürütülebiliyorsa, borçlunun hafif kusurundan sorumlu olmayacağına ilişkin önceden yapılan anlaşma kesin olarak hükümsüzdür.”

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun yeni tarihli bir kararında, bankaların objektif özen yükümlülüğünün nedeni aşağıdaki gibi tanımlanır:

“Somut olayda taraflardan birisinin banka olması nedeniyle belirtilmelidir ki; bankalar devletin yoğun denetimi ve müdahalesi altında bulunan ve kendileri için belirlenmiş özel ilkelere uymak şartıyla faaliyet gösterebilen kuruluşlardır. Bankacılık sektörüne özgü bu durum, bankalarla muhatap olan geniş halk kitlelerinin bankalara karşı özel bir güven duygusu beslemelerine yol açmaktadır.

(…)

Bu taahhüdü veren bir banka olup, bir güven kurumu olarak basiretli tacir gibi davranması gerekir ve objektif özen yükümlülüğünü yerine getirmek zorundadır. Verdiği bu taahhüt altındaki imzası kendisi açısından bağlayıcıdır.” (E. 2013/11-2426 K. 2015/1540 sayılı ve 10.6.2015 tarihli Karar)

Bankaların bu özel durumunun daha yaygın olan sonucu sorumluluklarının ağırlaştırılması ise de, bunun tersi de söz konusu olabilir[4]. Öte yandan, sorumluluklarının ağırlaştırılması bankalar açısından her zaman olumsuz bir durum da olmayabilir. Örneğin, müşterilerinin sırlarını saklamakla yükümlü olan bankaların bu sorumluluğu müşterilerinin bankalara güvenerek onlarla daha fazla bilgi paylaşmasına yol açar.

Bunun yanı sıra, belli bazı durumlarda, bankalardan özellikle ağırlaştırılmış bir özen ölçüsüne uygun davranmaları beklenmez. Özellikle, bankaların rutin iç işleyişlerini ve sistemlerini müşterilerine usulüne uygun olarak duyurduğu durumlarda, bu taraflar açısından bağlayıcı olacak ve bankalardan sözleşmede kararlaştırılandan daha fazla bir özenle davranması beklenmeyecektir. Yargıtay yayımlanmayan bir kararında bir bankacılık işleminin gün içinde gerçekleştirilebileceği son saati müşterilerine bildiren bir bankanın, bu saatten sonra talimat veren müşterisinin zararlarından sorumlu tutulamayacağına ve gecikmeden doğan zarardan müşterinin sorumlu olduğuna hükmetmiştir[5]. Buna benzer olarak, bankaların uzun süreli müşterilerine duydukları güven de sorumluluklarını azaltıcı bir neden olabilir[6].

Sonuç

Bankalar sıkı devlet denetiminde ve katı kurallara bağlı olarak faaliyet gösterirler. Bu onların güvenilir ve özenli olduklarına dair genel kamu nezdinde bir güven yaratmak suretiyle onları birer güven kuruluşu yapar. Dolayısıyla, Yargıtay’ın da yaklaşımına uygun olarak, objektif özen yükümüne uygun şekilde davranmalıdırlar. En önemlisi, faaliyetleri BDDK tarafından verilen ruhsata tabii olduğundan ve uzmanlık gerektirdiğinden hafif kusurlarından sorumlu tutulmamayı sözleşmeleri yoluyla kararlaştıramazlar. Ancak bankaların belli işlemlere ilişkin iç işleyişlerini usulüne uygun olarak müşterilerine bildirdikleri takdirde müşteriler, bankaların ağırlaştırılmış sorumluluğuna dayanamazlar.



[1] Battal, Güven Kurumu Nitelendirmesi Işığında Bankaların Hukuki Sorumluluğu, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yayınları, Yıl: 2001, syf. 34.

[2] Battal, syf. 36.

[3] Bakınız. E. 2013/11-2426 K. 2015/1540 sayılı ve 10.6.2015 tarihli Yargıtay Hukuk Daireleri Genel Kurulu Kararı.

[4] Battal, syf, 133.

[5] Bakınız. 5761/5740 sayılı ve 17.9.1996 tarihli 11. Hukuk Dairesi Kararı.

[6] Battal, syf. 250.