Ercüment Erdem Prof. Dr. H. Murat Develioğlu

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun Muris Muvazaası ile İlgili İlginç Bir Kararı

Nisan 2020

Giriş

Bilindiği üzere, Türk Hukuku’nda, bir hukukî işlemin muvazaalı olması, bu hukukî işlemin kesin hükümsüz olması, diğer bir ifade ile, hukukî hiçbir sonuç doğurmaması anlamına gelir. Bu sebeple de, gerek sağlararası hukukî işlemlerde, gerekse ölüme bağlı tasarruflarda muvazaanın varlığı, tespit edilmesi, ispatlanması çok fazla mürekkep akıtılmasına, Yargıtay’ın da muvazaa ile ilgili birçok karar vermesine yol açmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da, yakın tarihte verdiği, aşağıda değinilecek olan kararında, kanımızca çok tartışılacak bir sonuca varmıştır. Aşağıda önce muvazaa ve muris muvazaası kavramlarına kısaca değinildikten sonra, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 19.02.2019 tarihli, 1-479/1178 sayılı kararına yer verilir.

Muvazaa Kavramı ve Hukukî Sonuçları

Bilindiği üzere “muvazaa” bir sözleşmenin taraflarının, yaptıkları sözleşmenin hiç hüküm doğurmaması veya görünüşteki sözleşmeden başka bir sözleşmenin hükümlerini doğurması konusunda yaptıkları anlaşmadır.[1]

Böylece taraflar, üçüncü kişilere karşı, aslında istemedikleri beyanları ile meydana gelen sözleşme ile bir görüntü yaratırlar. Ama aslında, taraflar, ya yaptıkları sözleşmenin hiç sonuç doğurmamasını isterler (ki bu “basit muvazaa” olarak adlandırılır) ya da başka bir sözleşmenin (gizlenen işlem) hükümlerini doğurmasını isterler (ki bu “nitelikli muvazaa” olarak adlandırılır). Muvazaalı bir hukukî işlemin etkisi muvazaanın basit veya nitelikli olmasına göre farklı şekilde incelenebilir.

Basit muvazaada görünürdeki işlem, tarafların yapmayı arzu etmedikleri bir işlemdir ve hiçbir hukukî sonuç doğurmaz. Hükümsüzlüğü re’sen dikkate alınır ve herkes tarafından, süre sınırı olmaksızın ileri sürülebilir.

Nitelikli muvazaada da, görünürdeki işlemin akıbeti basit muvazaadakiyle aynıdır. Gizlenen işlem için bakılır: Eğer gizlenen işlem, o işlemin aradığı geçerlilik şartlarına sahipse geçerli bir işlemdir. Aksi halde, hangi geçerlilik şartı eksik ise, ona göre bir sonuca varılır. Mesela gizlenen işlem şekil şartına tabi ise, o şekle uygun yapılarak yapılmadığı için şekle aykırılık sebebiyle kesin hükümsüz olabilir.[2]

Bu konuda uygulamada da rastlanan tipik örnek, taşınmaz bağışlama işleminin muvazaalı bir satış sözleşmesi ile gizlenmesidir. Bu halde, görünürdeki satış sözleşmesi muvazaalı olduğu için kesin hükümsüz olacak, gizlenen taşınmaz bağışlaması sözleşmesi de resmî şekle uygun yapılmadığı için şekle aykırılık sebebiyle kesin hükümsüz olacaktır.

Muris Muvazaası Kavramı

Muris muvazaası, aslında, yukarıda açıklanan (nitelikli) muvazaadan farklı bir hukukî müessese değildir. Bu şekilde özel bir adlandırmanın yapılmasının sebebi, murislerin mirasçılarından mal kaçırmak için muvazaaya çok sıklıkla başvurmalarıdır. Genelde de bu muvazaa, mirasçıları miras paylarından yoksun bırakmak isteyen murisin, bir malvarlığı değerini bir kişiye bağışlarken bunu satış sözleşmesi olarak göstermesi şeklinde ortaya çıkar. Bu durumda da,  yukarıda da açıkladığımız üzere, görünürdeki satış sözleşmesi muvazaa sebebiyle geçersiz olacak, gizlenen işlemde ise geçerlilik şartlarının oluşup oluşmadığına bakılacak, mesela gizlenen işlem taşınmaz bağışı ise, şekle aykırılık sebebiyle kesin hükümsüz olduğu sonucuna varılacaktır. Yargıtay içtihatlarında ise, kanımızca tartışılabilir olmakla beraber, muris muvazaasının gerçekleşebilmesi için, ek olarak, “mirasçılardan mal kaçırma kastı” aranmaktadır.[3]

 Yargıtay İçtihatı Birleştirme Kurulu’nun muris muvazaası ile ilgili verdiği 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı kararında da yukarıda açıklanan hususlara değinilmiştir:

Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu`nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanun`un 507. ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 1.4.1974 günlü ikinci toplantısında oyçokluğuyla karar verildi.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 19.2.2019 Tarihli, 1-479/1178 Sayılı Kararı ve Değerlendirmemiz

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun başlıkta anılan kararına konu olan olay da, muvazaa ve muris muvazaası ile ilgili yaptığımız açıklamalarda verdiğimiz görünürdeki işlemin satış, saklanan işlemin bağışlama olduğu nitelikli muvazaanın bir örneğinden ibarettir. Gerçekten de, karara konu olayda miras bırakan hayattayken eşine bir taşınmaz satmışken (görünürdeki işlem), aslında gerçek niyetlerinin (gizlenen işlem) bağışlama olduğu tartışılmaktadır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, anılan kararında, şu sonuçlara varmıştır:

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan eldeki davada, taşınmazın çıplak mülkiyeti tapuda satış gösterilmek suretiyle davalıya temlik edilmiş ise de devir karşılığında bir bedel ödendiği yönünde savunması ve ödeme gücü bulunmayan davalının murisin eşi olduğu da gözetildiğinde yapılan devrin gerçek yönünün satış değil, bağış niteliğinde olduğu açıktır. Böyle olunca, Borçlar Hukuku anlamında muvazaa mevcut ise de muris muvazaasından söz edebilmek için murisin temliki yaparken mirasçılardan mal kaçırma iradesiyle hareket ettiğinin kanıtlanması gerekir.”

Görüldüğü üzere, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu önce muvazaanın varlığını kabul etmiştir; sonra, kanımızca çok tartışılabilir olduğunu tekrar edelim, uygulamasına uygun olarak, “acaba bu muvazaalı işlemin geçersiz kabul edilmesi için mirasçılardan mal kaçırma maksadı var mı?”  sorusunun cevabını aramış ve murisin mal kaçırmak niyetinin kanıtlanamadığı sonucuna varıp şu eklemeyi yapmıştır:

Diğer yandan, devrin yapıldığı 02.10.2001 tarihinde 1915 doğumlu muris ... ile 1928 doğumlu eşi (davalı) ...’nın yaşlarının oldukça ilerlediği açıktır. Bu nedenle murisin vefatını düşünerek, ölümü halinde 1950 yılından beri evli olduğu ve dava konusu taşınmazın edinilmesinde emek ve desteğinin bulunduğu kuşkusuz olan hayat arkadaşını koruma ve onu güvenceye alma düşüncesinin, ortak evlatları dışında başkaca mirasçılarının da bulunmadığı gözetildiğinde mal kaçırma kastı olarak değerlendirilmesi mümkün değildir.

Öncelikle belirtelim ki, Yargıtay uygulamasındaki “mirastan mal kaçırma kastı”nın bu şekilde yorumlanmasına şüpheyle yaklaşıyoruz; zira bu tip bir uygulama, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun da yukarıdaki kararında muvazaalı olduğunu açıkça kabul ettiği bir işlemi, hiçbir hukukî dayanağı olmaksızın geçerli bir işlem olarak kabul etmesi gibi bir sonuca yol açar. Bu karar özelinde ayrıca tartışılacak husus ise, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun mirastan mal kaçırma kastı ile ilgili vardığı sonuçtur: Anılan Kurul, murisin bu işlemini, satış olarak gösterdiği bir bağışlama işlemi olarak kabul ettikten sonra, mirasçılardan mal kaçırma kastı ararken şu ifadelere yer verir: Muris, “hayat arkadaşını (muhtemelen diğer mirasçıların taleplerinden) korumak ve onu güvenceye almak” için aslında diğer mirasçıların payları olan ve kendisinin de bunu bildiği bir hakkı, onları bu paydan yoksun bırakarak ve bıraktığını bilerek eşine devreder ve bunun mal kaçırma niyeti olarak kabul edilmeyeceği sonucuna varılır

İşte Kurul’un yapılan işlemle ilgili miras bırakanın bu maksadını kabul edip bundan “mal kaçırma kastı olmadığı” sonucunu çıkarması üzerinde çok tartşılacak bir konudur.

Sonuç

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun  19.2.2019 tarihli, 1-479/1178 sayılı kararının tartışma yaratacağı açıktır. Nitekim anılan karar, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nda oldukça tartışılmış, 10 oya karşı 11 oyla, yani oyçokluğu ile alınmıştır.

[1] Oğuzman, Kemal / ÖZ, Turgut, İstanbul 2016, Cilt: 1, s. 127 vd.

[2] Tercier, Pierre / Pichonnaz, Pascal / Develioğlu, H. Murat: Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, İstanbul 2016, s. 182, N. 589).

[3]Örnek olarak, bkz. Yarg. 1. HD, S. 4755/16648, 19.4.2016; Yarg. 1. HD, S. 6857/7095, 12.5.2015.