Yetki Sözleşmesi

Mart 2011

Halen yürürlükte bulunan ve 01.10.2011 tarihine kadar da yürürlükte kalacak olan, 18.06.1927 tarih, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 9. maddesi hükmü gereği yasada aksine hüküm bulunmadıkça her dava davalının ikametgahı mahkemesinde açılır. HMUK’un 10. maddesi ise sözleşmeden kaynaklanan uyuşmazlıklardaki yetki hususunu düzenlemiştir. Buna göre davanın sözleşmenin icra olunacağı veya davalı ya da vekilinin dava zamanında orada bulunmak şartıyla sözleşmenin yapıldığı yer mahkemesinde görülmesi gerekir.

Öte yandan HMUK’un 22. maddesi hükmü gereği taraflar kamu düzenine ilişkin olmadığı hallerde aslında yetkisiz olan bir mahkemeyi yetki sözleşmesi ile yetkili kılabilirler. Ancak yetki sözleşmesi ile yasal olarak yetkili olan genel ve özel yetkili mahkemelerin yetkisi kaldırılamaz. Dava sözleşme ile yetkili kılınan mahkemede açılabileceği gibi, kanunen yetkili olan mahkemede de açılabilir.

Yargıtay’ın anılan maddeye dair tutarlı içtihatları ile de yukarıda bahsedilen esaslar benimsenmiştir.

Yargıtay’a göre, genel olarak yetki yönünün kamu düzenine ilişkin bulunmadığı hallerde taraflar bir sözleşme ile aralarında belirli konularda çıkacak uyuşmazlıklarda gerçekte yetkisiz olan bir mahkemenin sözü edilen uyuşmazlıkların çözümünde yetkili olduğunu kabul edebilirler. Ancak yetki kamu düzenine ilişkin bulunuyorsa, örneğin taşınmaz malların aynını ilgilendiren davalar, boşanma davaları gibi, bu takdirde taraflar bir yetki sözleşmesi yapamazlar, böyle bir sözleşme yapılmış ise geçersiz sayılır. Bu hukuki esaslar HMUK’un 22. maddesinde düzenlenmiştir.

Burada şu husus da belirtilmelidir ki, usulün 22. maddesindeki düzenleme davanın davalı bakımından yetkili olan mahkemede görülmesine engel olmak üzere getirilmiş bir hüküm niteliğinde kabul edilemez.

Maddeyi bu esasa aykırı yönde yorumlamak belirli bir mahkemenin belli bir uyuşmazlığa bakamayacağı yolunda olumsuz yetki sözleşmelerinin de geçerli bulunduğu sonucunu doğurur ki bu tür sözleşmeler belirli bir mahkemeye peşinen güvensizlik ifade edeceğinden ve bu bakımından kamu düzenine aykırı olacağından geçersiz sayılırlar. Kaldı ki yetki sözleşmeleri ile kabul edilen yetki hükümleri bu haktan yararlanacak kimse lehine bozulmuş sayılırlar ve sözleşmeden doğan ve bir taraf yararına konulan yetkiye ilişkin düzenlemeden yararlanacak taraf tek taraflı iradesiyle sözü edilen düzenlemenin getirdiği olanaktan vazgeçerek kanunen yetkili bulunan mahkemede dava açabilir. Bütün bu hukuki esasların doğal sonucu olarak yetki sözleşmesi ile kanunen yetkili olan genel ve özel yetkili mahkemelerin de yetkilerinin ortadan kaldırılamayacağının kabulü zorunludur.
04.02.2011 tarih, 27836 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan ve 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girecek olan 12.01.2011 tarih, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) ise yetki sözleşmeleri alanında kökten değişiklikler yapılmıştır. Anılan kanunun yetki sözleşmelerini düzenleyen 17. maddesi aşağıdadır:
Yetki sözleşmesi
MADDE 17- (1) Tacirler veya kamu tüzel kişileri, aralarında doğmuş veya doğabilecek bir uyuşmazlık hakkında, bir veya birden fazla mahkemeyi sözleşmeyle yetkili kılabilirler. Taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça dava sadece sözleşmeyle belirlenen bu mahkemelerde açılır.

Madde metni okunduğu vakit açıkça görüleceği üzere, HMK ile yetki sözleşmelerine dair Yargıtay’ın tutarlı içtihatları ve varolan uygulama tamamen değişmektedir.

Bu değişiklik Yasa Koyucu tarafından maddenin gerekçesinde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Anılan gerekçe aşağıdadır:
Yetki sözleşmesine ilişkin olarak yapılan düzenlemede, tacirler veya kamu tüzel kişileri ile diğer kişiler, yetki sözleşmesi yapmak açısından, birbirinden ayırt edilmiştir. Tacirler veya kamu tüzel kişileri kendi aralarındaki hukukî ilişkilerde her ikisi de hukuken eşit konumda sayılabilirler. Buna karşılık, tacirler veya kamu tüzel kişileri, diğer bir gerçek kişiye göre, daha güçlü konumda bulunmaktadırlar. Daha zayıf konumda olan kimselerin daha güçlü olan tacir veya kamu tüzel kişilerine karşı, korunma ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Özellikle iltihakî sözleşmelerle bu durum daha da belirginleşmektedir. Tüketiciler, satıcı veya hizmet sunucu şirketlere karşı, hiçbir pazarlık şansı olmaksızın, sadece kendilerine uzatılan sözleşmeye imza atarak, şirket veya kamu tüzel kişisi tarafından konulan şartları, bu arada, yetki şartını da kabul etmek zorunda kalmaktadırlar. O nedenle, örneğin Alman hukukunda, yetki sözleşmesinin her durumda yapılması kabul edilmemektedir. Yetki sözleşmesi yapılabilen alanlar oldukça sınırlandırılmış bulunmaktadır.

Tacirlerle kamu tüzel kişilerinin kendi aralarında, yapmış oldukları işlemlerde, belirtildiği gibi, daha zayıf konumda olan bir taraf yoktur. Kural olarak her iki tarafı da eşit kabul etmek mümkündür. Bu kimseler, kanunda belirtilen şartlara uygun olmak kaydı ile aralarında yetki sözleşmesi yapabileceklerdir. Taraflar ayrıca, yapmış oldukları yetki sözleşmesi ile yetkili kıldıkları bir veya birden fazla mahkemenin yetkisinin, münhasır yetki olup olmadığını da kararlaştırabileceklerdir.

Buna göre, tacirlerin ve kamu tüzel kişilerinin, hukukumuzda tartışmalı olan, münhasır yetki sözleşmesini de yapabilecekleri kabul edilmiştir. Taraflar, yetki sözleşmesinde, aksini kararlaştırmadıkça, dava sadece sözleşmeyle belirlenen mahkemede veya mahkemelerde açılabilecektir. Bu durumda, taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça, yapılan yetki sözleşmesi, münhasır yetki sözleşmesi şeklinde olacaktır. Taraflar, yetkili kıldıkları mahkemenin yanında, kanunen yetkili kılınan genel veya özel yetkili mahkemelerin de yetkisinin devam etmesini istiyorlarsa, yani yetki sözleşmesinin münhasır olmayan yetki sözleşmesi şeklinde olmasını istiyorlarsa, bu durumun yetki sözleşmesinde ayrıca belirtilmesi gerekecektir.

Tacirler veya kamu tüzel kişileri dışındaki diğer kişiler, özellikle, tacir olmayan gerçek kişi tüketiciler, tacirler veya kamu tüzel kişilerine karşı hukuken daha zayıf durumdadır. O nedenle, bu kimselerin, daha güçlü olanlara karşı korunmaları gereklidir. Bu amaçla, tacirler veya kamu tüzel kişileri ile bu nitelikte olmayan kimseler arasındaki yetki sözleşmesine, örneğin bir gerçek kişi tüketici ile bir tacirin, yetki sözleşmesi yapmalarına engel olunmak istenmiştir.

Buna göre, tacirler veya kamu tüzel kişileri ile bu nitelikte olmayan kimseler yetki sözleşmesi yapamayacaklardır. Ayrıca bu kapsamda belirtmek gerekir ki, tacirler veya kamu tüzel kişileri dışındaki diğer kimselerin, kendi aralarında yetki sözleşmesi yapmaları da kabul edilmemiştir.

HMK 17. maddesi metni ve madde gerekçesi birlikte incelendiğinde aşağıda açıklanan sonuçlara ulaşılmaktadır.
1. HMK yürürlüğe girdikten sonra yetki sözleşmeleri ancak tacirler veya kamu tüzel kişileri arasında yapılabilecektir. Tacirler veya kamu tüzel kişileri ile bu nitelikte olmayan kimseler arasında yetki sözleşmesi yapılamayacaktır. Tüketiciler ile satıcılar veya hizmet sunucu şirketler arasında akdedilen, tüketicinin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılmasını talep hakkı olmadan mecburen imzaladığı sözleşmelerde yetki şartı yer alamayacaktır.
2. Tacirlerin ve kamu tüzel kişilerinin, hukukumuzda tartışmalı olan, münhasır yetki sözleşmesini de yapabilecekleri kabul edilmiştir. Taraflar, yetki sözleşmesinde, aksini kararlaştırmadıkça, dava sadece sözleşmeyle belirlen
en mahkemede veya mahkemelerde açılabilecektir. Bu durumda, taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça, yapılan yetki sözleşmesi, münhasır yetki sözleşmesi şeklinde olacaktır. Mevcut uygulamada ise münhasır yetki sözleşmesi Yargıtay tarafından kesinlikle kabul edilmemektedir.
3. Taraflar yetki sözleşmesi ile birden fazla yetkili mahkeme kararlaştırabileceklerdir. Bu husus da hâlihazırda Yargıtay tarafından kesinlikle kabul edilmemektedir. Yargıtay’a göre geçerli bir yetki şartından bahsedebilmek için yalnız bir yer mahkemesinin yetkili kılınması gerekir. Birden fazla mahkeme yetkili kılınamaz.