Komplikasyondan Gerekçeye: Tıbbi Malpraktis Davalarında Aydınlatılmış Onam ve Bilirkişi İncelemesinin Anayasal Çerçevesi

28.02.2026 Abdullah Bozdaş

Giriş

02.03.2026 tarihli ve 33184 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) 2021/56334 başvuru numaralı ve 25.06.2025 karar tarihli kararı (Karar), tıbbi müdahale sonrası meydana gelen ölüm iddialarında aydınlatılmış onamın kapsamı ve bilirkişi raporuna yapılan itirazların değerlendirilme biçimine ilişkin kritik tespitler içermektedir. Karar, sağlık hukuku ve bireysel başvuru uygulaması bakımından emsal niteliğindedir.

Başvuruya konu olayda, safra kesesi ameliyatı sırasında gelişen bir müdahalenin ardından hastanın karaciğer yetmezliği sonucu hayatını kaybetmesi üzerine hak sahiplerince manevi tazminat talepli tam yargı davası açılmıştır. İdare Mahkemesi, Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen rapora dayanarak davayı reddetmiş; istinaf başvurusu da kesin olarak reddedilmiştir.

AYM, somut olayda sağlık hizmetinin sunumunda anayasal düzeyde bir organizasyon eksikliği veya açık bir ihmal tespit etmemiştir. Bununla birlikte, derece mahkemesinin özellikle aydınlatılmış onamın kapsamı ve bilirkişi raporlarının değerlendirilmesi bakımından başvurucunun temel iddialarını yeterli açıklıkta ve karşılaştırmalı biçimde tartışmadığı sonucuna ulaşmıştır. Mahkeme bu nedenle yaşam hakkının maddi boyutunun ihlal edilmediğine, ancak usule ilişkin güvencelerinin ihlal edildiğine karar vererek dosyanın yeniden yargılama yapılmak üzere ilgili mahkemeye gönderilmesine hükmetmiştir.

Bu Karar, tıbbi müdahaleye bağlı ölüm iddialarında yalnızca “kusur var mı yok mu” sorusunun yeterli olmadığını; mahkemelerin, tarafların ileri sürdüğü temel iddiaları açık ve denetlenebilir bir gerekçeyle tartışmak zorunda olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle iki noktada uygulamaya dönük sonuç doğurma potansiyeli bulunmaktadır: aydınlatılmış onamın içerik denetiminin güçlenmesi ve bilirkişi raporlarının otomatik gerekçe yerine geçmesinin engellenmesi.

Bu makalede, öncelikle olayın arka planı ve ceza soruşturması süreci ele alınacaktır. Ardından İdare Mahkemesi’ndeki tam yargı davası süreci; yaşam hakkının kapsamı ve devletin pozitif yükümlülükleri çerçevesinde AYM’nin bireysel başvuru değerlendirmesi incelenecektir. Son olarak, kararın sağlık hukuku uygulaması bakımından sonuçları değerlendirilecektir.

Komplikasyondan Gerekçeye: Tıbbi Malpraktis Davalarında Aydınlatılmış Onam ve Bilirkişi İncelemesinin Anayasal Çerçevesi
% 0

Olayın Arka Planı ve Ceza Soruşturması Süreci

Başvurucunun annesi M.E., 27.02.2018 tarihinde Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde safra kesesi ameliyatı olmuştur. Ameliyat sırasında yaralanma meydana gelmiş; tedavisi devam ederken 18.03.2018 tarihinde karaciğer yetmezliği sonucu hayatını kaybetmiştir.

Başvurucu, ameliyatı gerçekleştiren hekimin operasyon sırasında portal ven yaralanmasına neden olduğu ve bu durumun annesinin ölümüne yol açtığı iddiasıyla Van Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştur. Soruşturma kapsamında ameliyat öncesi ve sonrası sürece ilişkin tıbbi belgeler ile hasta ve hasta yakınları tarafından imzalanan çeşitli onam formları dosyaya girmiştir. Dosyada; yoğun bakım ünitesine ilişkin aydınlatılmış rıza belgesi, kısıtlama onam formu, başvurucu tarafından imzalanan anestezi onam formu ve sevke ilişkin rıza belgeleri yer almaktadır.

Ameliyata ilişkin onam formunda; müdahalenin açık veya laparoskopik (kapalı, invaziv) yöntemle gerçekleştirilebileceği, ameliyat sırasında karaciğer ve çevre organlarda yaralanma riski bulunduğu, gerektiğinde ek girişim yapılabileceği ve laparoskopik yöntemin açık cerrahiye dönüştürülebileceği hususlarına yer verildiği görülmektedir. Ancak başvurucu, bu formda portal ven yaralanması gibi spesifik ve hayati bir riskin açıkça belirtilmediğini, ameliyata kapalı yöntemle başlanacağı bilgisinin kendilerine verilmediğini ve dolayısıyla aydınlatma yükümlülüğünün gereği gibi yerine getirilmediğini ileri sürmüştür.

Soruşturma sürecinde ilgili hekim hakkında soruşturma izni talep edilmiş; ancak soruşturma izni verilmemesine karar verilmiştir. Başvurucunun bu karara yaptığı itiraz, Erzurum Bölge İdare Mahkemesi 1. İdari Dava Dairesi tarafından kesin olarak reddedilmiştir. Bunun üzerine Başsavcılık, soruşturma izni verilmemesi nedeniyle inceleme yapılmasına yer olmadığına karar vermiş ve ceza soruşturması izin aşamasında sona ermiştir.

Yaşam Hakkının Kapsamı ve Devletin Pozitif Yükümlülükleri

AYM’nin somut olaydaki değerlendirmesini doğru biçimde anlamlandırabilmek için, yaşam hakkının kapsamı ile devletin bu hak karşısındaki pozitif yükümlülüklerine kısaca değinmek gerekmektedir. Zira AYM, bireysel başvuruyu yalnızca tıbbi uygulamanın teknik yönüne değil; bu uygulamaya ilişkin iddiaların hangi kapsamda ve ne şekilde yargısal denetime tabi tutulduğuna odaklanarak incelemiştir.

Anayasa’nın 17. maddesi ile güvence altına alınan yaşam hakkı, devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde, devlete negatif yükümlülükler yanında egemenliği altındaki kişilerin yaşamlarının korunması için bazı pozitif yükümlülükler de yüklemektedir.[1] Anayasa’nın 56. maddesi ise herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu düzenlemekte; devletin sağlık kuruluşlarını planlayıp hizmet vermesini, bu görevini kamu ve özel sektör aracılığıyla denetleyerek yerine getirmesini öngörmektedir.[2]

Bu çerçevede devlet; sağlık hizmetlerini, kamu veya özel sağlık kuruluşları tarafından yerine getirildiğine bakılmaksızın, hastaların yaşamlarının korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınabilmesini sağlayacak şekilde düzenlemek zorundadır. Söz konusu düzenlemeler, sağlık personelinin sahip olması gereken yüksek mesleki standartları da kapsamaktadır.[3]

Yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülükler bağlamında devlet, yaşam hakkını korumak için oluşturulan yasal ve idari çerçevenin gereği gibi uygulanmasını ve bu hakka yönelik ihlallerin durdurulup cezalandırılmasını sağlayacak etkili bir yargısal sistem kurmakla da yükümlüdür. Tıbbi ihmal sonucu meydana geldiği iddia edilen ölüm olaylarında ise bu yükümlülük; mağdurlara hukuki, idari ve hatta disiplinle ilgili hukuk yollarının açık tutulmasıyla yerine getirilmiş sayılabilmektedir.

Öte yandan, ölümün sağlık hizmetlerinde var olan ve yetkililerce bilinen veya bilinmesi gereken sistemsel ya da yapısal bir işlevsizliğin sonucu olarak meydana geldiği durumlarda, sorumlular hakkında hiçbir suçlamada bulunulmaması ya da bu kişilerin yargılanmaması yaşam hakkının ihlaline neden olabilmektedir.

Yaşam hakkı kapsamında açılan tazminat davalarında ise makul derecede ivedilik ve özen şartının yerine getirilmesi gerekmektedir.[4] Gecikme için inandırıcı ve makul gerekçeler bulunmadığı sürece yargılamaların uzunluğu, yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülüklerin ihlaline neden olacaktır. Bununla birlikte, bilirkişi raporlarının teknik içeriğini değerlendirmek ve maddi olguların takdirini yapmak derece mahkemelerinin görev alanında kalmaktadır. AYM, ancak bariz takdir hatası veya açık keyfilik bulunması hâlinde bu takdire müdahale edebilmektedir.[5]

Anayasa Mahkemesi’nin Bireysel Başvuru Değerlendirmesi

AYM, başvuruyu yaşam hakkı kapsamında incelemiş; değerlendirmesini yalnızca ölümün gerçekleşip gerçekleşmediği üzerinden değil, ölüm iddialarının derece mahkemelerince etkili ve yeterli biçimde incelenip incelenmediği üzerinden yapmıştır. Mahkeme, Anayasa’nın ilgili maddeleri uyarınca devletin bireylerin yaşamını koruma yönünde pozitif yükümlülükleri bulunduğunu hatırlatarak yaşam hakkının hem maddi hem de usuli boyutunu ayrı ayrı değerlendirmiştir.

Yaşam Hakkının Maddi Boyutu

AYM, tıbbi ihmal iddialarının söz konusu olduğu hâllerde devletin yaşam hakkının maddi boyutu bakımından pozitif yükümlülüğünün hem kamu hem özel hastanelerin hastaların yaşamlarını korumak için gerekli tedbirleri almalarını sağlayacak etkili bir mevzuat oluşturmaktan ibaret olduğunu belirtmiştir. Oluşturulan mevzuat, kişilerin yaşamının korunması yönünden eksik olmadığı sürece, sağlık çalışanlarının tedavi ederken yaptığı değerlendirme hataları, tedavi sürecindeki gecikmeler ya da koordinasyon eksiklikleri, devleti yaşam hakkının maddi boyutunun ihlalinden sorumlu tutmak için tek başına yeterli değildir.

Somut olayda AYM, başvurucunun yakınının acil sağlık hizmetlerine erişimden mahrum bırakılması sonucu öldüğüne dair bir iddiasının bulunmadığını ve sağlık personelinin bildiği ya da bilmesi gereken sistemsel veya yapısal bir işlevsizlik nedeniyle gerekli tedbirlerin alınmadığına ilişkin bir şikâyetin de ileri sürülmediğini tespit etmiştir. Başvurucunun ihlal iddiaları esasen tıbbi ihmal ile sınırlıdır. Bu nedenle AYM, olay tarihinde yürürlükteki hukuki çerçevenin başvurucunun yakınının yaşamının korunması konusunda herhangi bir eksiklik içermediğini değerlendirerek yaşam hakkının maddi boyutunun ihlal edilmediğine karar vermiştir.

Yaşam Hakkının Usul Boyutu: Aydınlatılmış Onam ve Bilirkişi Raporu

AYM’nin asıl ihlal tespitini yaptığı alan, yaşam hakkının usul boyutudur. Mahkeme, derece mahkemesinin başvurucunun temel iddialarını yeterli titizlikte incelemediğini belirleyerek usule ilişkin güvencelerin ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır.

İhtisas Kurulu raporunda, M.E.’nin yaralanmasının ameliyat sırasında gelişen bir komplikasyon olduğu ve ölümün ameliyat sonrasında gelişen karaciğer yetmezliği ve komplikasyonları sonucu meydana geldiği belirtilmiştir. Derece mahkemesi de bu rapora dayanarak davayı reddetmiştir. AYM, doktor kusuruna ilişkin iddia yönünden somut bulgu ve tespitlere dayanılarak başvurucunun iddialarının tartışıldığını ve karşılandığını kabul etmiştir.

Bununla birlikte AYM, başvurucunun dava dilekçesinde ameliyata kapalı yöntemle başlanacağı bilgisi verilmeyerek aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmediğini ileri sürdüğünü ve ardından itiraz dilekçesinde süreçte aydınlatılmadıklarını iddia ederek Adli Tıp Kurumu Yüksek Sağlık Kurulu’ndan yeniden rapor aldırılmasını talep ettiğini dikkate almıştır. Derece mahkemesinin ise M.E.’nin ameliyat sürecinde alınması gereken aydınlatılmış onam formunun alınıp alınmadığı; alınmışsa formun kapsamının ne olduğu, formun ameliyat sırasında meydana gelebilecek ve hastanın ölümüne neden olabilecek riskleri içerip içermediği konularında herhangi bir değerlendirme yapmadığını tespit etmiştir:

AYM’ye göre başvurucunun iddiaları dikkate alındığında, anılan hususlarda gerekirse bilirkişi incelemesine de başvurularak bir değerlendirme yapılması gerekirdi. Dolayısıyla Mahkeme’nin Anayasa’nın 17. maddesinin gerektirdiği titizlikte bir inceleme yaptığından bahsedilemezdi. AYM, bu gerekçeyle yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine karar vermiştir.

İhlalin sonuçlarının giderilmesi amacıyla dosyanın yeniden yargılama yapılmak üzere İdare Mahkemesi’ne gönderilmesine hükmedilmiştir. Yeniden yargılamanın yeterli giderim sağlayacağı değerlendirilerek başvurucunun manevi tazminat talebi reddedilmiştir.

Kararın Sağlık Hukuku Uygulaması Bakımından Sonuçları

Bu Karar, sağlık hukuku uygulaması bakımından iki temel alanda sonuç doğurma potansiyeli taşımaktadır. Bunlardan ilki, aydınlatılmış onamın içerik denetiminin güçlenmesidir. Aydınlatılmış onam, tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğunun temel koşullarından birini oluşturmakta olup hastanın müdahalenin riskleri, alternatifleri ve sonuçları hakkında yeterli biçimde bilgilendirilmesini gerektirmektedir. AYM’nin incelemeye konu kararında, onam formunun dosyada fiziksel olarak mevcut olması bilgilendirme yükümlülüğünün yerine getirildiğini kanıtlamak için tek başına yeterli görülmemiştir. Formun müdahaleye özgü riskleri kapsayıp kapsamadığı ve davacının bu yöndeki iddialarının mahkemece karşılanıp karşılanmadığı ayrıca değerlendirilmesi gereken hususlar olarak belirlenmiştir. Hekimin hastasını aydınlatma yükümlülüğü, hastanın kendi geleceği hakkında serbestçe karar verebilmesinin ön koşulu olması nedeniyle onamın yalnızca bir form imzalatılmasından ibaret görülmesi yanlış olarak değerlendirilmektedir. Karar, bilgilendirmenin kapsamının ve somut risklerin açıklanıp açıklanmadığının yargısal denetime tabi tutulması gerektiğini teyit etmektedir.

İkinci önemli boyut, bilirkişi raporlarının mahkeme gerekçesi yerine otomatik olarak ikame edilmesinin yeterli görülmemesidir. Bilirkişi incelemesi, tıbbi müdahalenin standartlara uygunluğunun tespitinde vazgeçilmez bir araç olmakla birlikte tek başına mahkeme kararının gerekçesini oluşturamaz. AYM somut olayda, bilirkişi raporunun taraf itirazlarını karşılamayan yönlerinin mahkemece denetlenmemesini ve raporun doğrudan hükmün gerekçesi olarak kabul edilmesini yargısal incelemenin yetersizliği olarak değerlendirmiştir. Derece mahkemelerinin, bilirkişi görüşünü benimserken taraf itirazlarını karşılayan, çelişkileri gideren ve tıbbi değerlendirmeyi hukuki sorumluluk analiziyle ilişkilendiren bir gerekçe kurmaları gerekmektedir.

Değerlendirme ve Sonuç

Anayasa Mahkemesi’nin incelemeye konu Kararı, tıbbi müdahale sonrası ortaya çıkan bir sonucun “komplikasyon” olarak nitelendirilmesinin, yargısal incelemenin kapsamını daraltmaya tek başına yeterli olmadığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Mahkeme, tıbbi uygulamanın teknik değerlendirmesini derece mahkemelerinin ve bilirkişilerin takdir alanında bırakmakla birlikte; bu değerlendirmenin tarafların esaslı iddialarını karşılayan, denetlenebilir ve bütüncül bir gerekçeye dayanması gerektiğini vurgulamıştır.

Somut olayda Adli Tıp Kurumu raporunda ölümün komplikasyon sonucu gerçekleştiği ve komplikasyon yönetiminde tıbbi hata bulunmadığı yönünde görüş bildirilmiştir. Ancak raporda davacıların aydınlatılmış onamın kapsamına ilişkin iddialarının açık biçimde tartışılmaması ve derece mahkemesinin yeniden rapor alınması talebini gerekçeli biçimde değerlendirmemesi, yargısal incelemenin eksik kaldığı sonucunu doğurmuştur.

Netice itibarıyla AYM, tıbbi müdahalenin komplikasyon olarak nitelendirilmesinin aydınlatma yükümlülüğüne ilişkin iddiaların ayrıca incelenmesini ortadan kaldırmadığını ve sürecin Anayasa’nın 17. maddesinin gerektirdiği “özen” kriterini karşılamadığını belirleyerek, yetersiz bilirkişi raporuna dayalı olarak verilen ret kararını yeniden yargılamayı zorunlu kılan bir usul eksikliği olarak değerlendirmiştir.

Bu Karar, sağlık hukukunda yalnızca tıbbi uygulamanın değil, yargısal değerlendirme kalitesinin de anayasal denetim altında olduğunu göstermektedir. Komplikasyon ile kusur ayrımı korunmakla birlikte, bu ayrımın nasıl gerekçelendirildiği denetime tabidir. Yargı makamlarının bilirkişi raporlarını salt bir teknik belge olarak değil, yaşam hakkının güvencelerini de kapsayan denetlenebilir birer delil olarak ele alması gerektiği bir kez daha teyit edilmiştir.

Kaynakça
  • Anayasa Mahkemesi, Nafia Sevin Ergün Sefada ve diğerleri (GK), B. No: 2014/14844, 1/12/2016, §§ 57-58.
  • Anayasa Mahkemesi, Nail Artuç (1. B.), B. No: 2013/2839, 3/4/2014, §§ 34-35.
  • Anayasa Mahkemesi, Ayhan Keçeli ve diğerleri (2. B.), B. No: 2019/24231, 23/2/2022, § 81.
  • Anayasa Mahkemesi, Perihan Uçar ve diğerleri (2. B.), B. No: 2013/5860, 1/12/2015, § 52; 
  • Anayasa Mahkemesi, Bağı Akay ve diğerleri (1. B.), B. No: 2014/5101, 22/6/2017, § 56.

Bu makalenin tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeksizin veya Erdem & Erdem’in yazılı izni alınmaksızın bu makale kullanılamaz, çoğaltılamaz, kopyalanamaz, yayımlanamaz, dağıtılamaz veya başka bir suretle yayılamaz. Kaynak gösterilmeksizin veya Erdem & Erdem’in yazılı izni alınmaksızın oluşturulan içerikler takip edilmekte olup, hak ihlalinin tespiti halinde yasal yollara başvurulacaktır.

Diğer İçerikler

Yaratıcı hukuk çözümleri için iletişime geçin.