Konkordatoda Geçici Mühlet Eşiği Üzerine Anayasa Mahkemesi Kararı
Giriş
Konkordato, borçlarını vadesi geldiği hâlde ödeyemeyen veya vadesinde ödeyememe tehlikesi altında bulunan borçluya, vade verilmek ya da indirim yapılmak suretiyle borçlarını ödeyebilme veya muhtemel bir iflastan kurtulma imkânı tanır.[1] Konkordatonun borçlu ve alacaklılar bakımından sonuç doğurmaya başladığı aşama ise geçici mühlet kararıdır. İcra ve İflas Kanunu’nun 287. maddesinin birinci fıkrası, konkordato talebi üzerine mahkemenin, Kanun’un 286. maddesinde sayılan belgelerin eksiksiz olarak mevcut olduğunu tespit ettiğinde derhâl geçici mühlet kararı vereceğini öngörmektedir.[2]
Hükmün lafzı, mahkemenin bu aşamadaki incelemesini belgelerin varlığıyla sınırlandırmış görünmektedir. Oysa geçici mühlet, alacaklıların takip yetkisini askıya alan ve borçlunun tasarruf yetkisini derhâl sınırlandıran ağır bir tedbirdir. Yerel Mahkeme, bu ağırlık karşısında hâkime kötüniyetli konkordato taleplerini eleyecek bir imkân tanınmamış olmasını Anayasa’ya aykırı görmüş ve hükmün iptali için itiraz yoluna başvurmuştur. Anayasa Mahkemesi başvuruyu 16.04.2026 tarihli ve E. 2025/249, K. 2026/79 sayılı kararıyla oybirliğiyle reddetmiş, karar 14.07.2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.[3]
Karar, yalnızca sonucu itibarıyla değil, kanun koyucunun hâkimin takdir yetkisini hangi ölçüde daraltabileceğine ilişkin ortaya koyduğu ölçüt bakımından da önem taşımaktadır. Bu çalışmada kararın gerekçesi incelendikten sonra, Anayasa Mahkemesinin konkordato hükümlerine ilişkin önceki içtihadıyla ilişkisi ve öngördüğü denetim modelinin derece mahkemesi uygulamasıyla ne ölçüde örtüştüğü ele alınacaktır.
İncelenen Kural ve Geçici Mühlet Rejimi
İcra ve İflas Kanunu’nun 286. maddesinde konkordato talebine eklenmesi zorunlu belgeler beş bent hâlinde sayılmıştır. Konkordato ön projesi, borçlunun mal varlığının durumunu gösteren belgeler, alacaklıları ve alacak miktarlarını gösteren liste ile ön projedeki teklife göre alacaklıların eline geçmesi öngörülen miktarı borçlunun iflası hâlinde eline geçebilecek muhtemel miktarla karşılaştıran tablo bunlar arasındadır. Listenin son sırasında ise Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunca yetkilendirilen bağımsız denetim kuruluşunca hazırlanan ve ön projedeki teklifin gerçekleşeceği hususunda makul güvence veren denetim raporu yer alır.[4]
Geçici mühlet kararı kesin mühletin sonuçlarını doğurur. Buna göre mühlet içinde mevcut takipler kural olarak durur, yeni takip başlatılamaz,[5] borçlunun tasarruf yetkisi de önemli ölçüde sınırlanır.[6] Geçici mühlet üç ay olup, borçlunun veya geçici komiserin talebi üzerine en fazla iki ay uzatılabilir. Buna karşılık geçici mühlet talebinin kabulüne, geçici komiser görevlendirilmesine, mühletin uzatılmasına ve tedbirlere ilişkin kararlara karşı kanun yoluna başvurulamaz.[7]
Görüldüğü üzere alacaklı, hakkında kanun yolu denetimi öngörülmeyen ve alacağını tahsil imkânını üç ilâ beş ay süreyle askıya alan bir kararla karşı karşıya kalmaktadır. İtiraz başvurusunun çıkış noktası da budur.
İtiraz Başvurusu ve Konkordato Hükümlerinin Anayasal Denetimi
Başvuru kararında, gerekli belgeleri sunan her borçlu hakkında geçici mühlet kararı verilmesinin zorunlu tutulduğu, sunulan belge ve delillerin değerlendirilmesi bakımından hâkime takdir yetkisi bırakılmadığı, geçici mühletin alacaklıların hukuki durumunu doğrudan etkilemesine rağmen kötüniyetli başvuruların denetlenemediği ve karara karşı kanun yolunun kapalı olmasının mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği ileri sürülmüştür.
Başvuru, konkordato hükümlerinin son yıllarda giderek daha sık anayasal denetime taşınmasının bir halkasını oluşturmaktadır. Anayasa Mahkemesi 2025 yılında, iflasa tabi borçlu bakımından, konkordatonun başarıya ulaşamayacağının anlaşılması hâlinde kesin mühletin kaldırılarak konkordato talebinin reddine ve borçlunun iflasına resen karar verilmesini öngören Kanun’un 292. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendini Anayasa’ya uygun bulmuştur. Buna karşılık 2024 yılında verdiği bir başka kararla, borçluya tasarruf izni verilmesini alacaklılar kurulunun muvafakati şartına bağlayan 297. maddenin ikinci fıkrasındaki ibareyi iptal etmiştir.[8] Aşağıda görüleceği üzere, incelenen kararın anlaşılabilmesi büyük ölçüde bu iki karar arasındaki ayrımın ortaya konulmasına bağlıdır.
Anayasa Mahkemesinin Değerlendirmesi
Denetimin Mülkiyet Hakkı Ekseninde Yapılması
Başvuruda kuralın Anayasa’nın 36. ve 138. maddelerine aykırılığı ileri sürülmüş olmasına rağmen Anayasa Mahkemesi incelemesini Anayasa’nın 5. ve 35. maddeleri yönünden yapmış, Anayasa’nın 36. ve 138. maddeleri bakımından ayrıca bir değerlendirme yapılmasına gerek görmemiştir. Mahkemeye göre geçici mühlet kararı, bir yandan borçlunun mal varlığı üzerindeki tasarruf yetkisini sınırlandırdığından, öte yandan alacaklıların başlattığı takipler üzerinde etki doğurduğundan, her iki taraf yönünden de mülkiyet hakkı kapsamında incelenmelidir.
Gerekçe bu tespitin ardından, devletin mülkiyet hakkına ilişkin pozitif yükümlülükleri üzerine kurulmaktadır. Devletin alacakların tahsili bakımından etkili bir sistem kurma sorumluluğu bulunmakta, bu sistem oluşturulurken alacaklının olduğu kadar borçlunun ve üçüncü kişilerin hak ve menfaatleri de gözetilmelidir. Mahkeme, konkordatoda dengelenmesi gereken menfaatlerin borçlu ile alacaklıyla sınırlı olmadığını ayrıca vurgulamaktadır, işletmelerin ekonomik varlıklarını yitirmesi çalışanlar bakımından iş kaybı, ülke bakımından ise yatırım ortamına yönelik bir risk doğurmaktadır.
Makul Güvence Veren Denetim Raporunun İşlevi
Başvurucu mahkemenin kötüniyetli taleplerin elenemediği yönündeki itirazına Anayasa Mahkemesi, denetimin ağırlık merkezini göstererek cevap vermektedir. Mahkemeye göre bu süzgeç hâkimin serbest takdiri değil, talebe eklenmesi zorunlu olan makul güvence veren denetim raporudur. Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunun denetimine tabi bağımsız denetim kuruluşlarınca hazırlanan bu rapor, gerçekleşmesi mümkün olmayan, diğer bir deyişle borçlunun ekonomik durumunu düzeltme amacı taşımayan ve dürüstlük kuralına aykırı taleplerin önüne geçilmesini sağlamaktadır. Raporun güvenilirliği ise kurumsal bir sorumluluk rejimiyle desteklenmiştir: bağımsız denetim kuruluşları, raporun denetim standartlarına aykırı olmasından ya da rapordaki yanlış, eksik ve yanıltıcı bilgi ve kanaatlerden doğabilecek zararlardan hukuken sorumlu tutulmakta, duruma göre haklarında faaliyet izninin durdurulmasına, iptaline veya idari para cezasına karar verilebilmektedir.
Kararın asıl önem taşıyan değerlendirmesi bu noktada yapılmaktadır. Mahkeme, Kanun’un hâkime 286. maddedeki belgeleri inceleyerek eksik olup olmadığını tespit etme hususunda takdir yetkisi tanıdığını, ancak belgelerin eksik olmadığı sonucuna varıldığında geçici mühlet kararı verilmesini zorunlu tuttuğunu belirlemektedir. Geçici mühlet, süresi sınırlı ve esas itibarıyla teknik ve objektif ölçütlere dayanılarak verilen bir tedbir kararıdır. Bu niteliği karşısında, teknik boyutu bulunan ve hızlı müdahale gerektiren konularda kanun koyucunun hâkimin takdir yetkisini daraltmasında tek başına anayasal bir engel bulunmamaktadır, aksi hâlde kanunun öngördüğü hızlı koruma mekanizması işlevini yitirebilecektir.
Menfaatler Dengesi
Mahkeme, tarafların çatışan menfaatleri arasında makul bir dengenin kurulup kurulmadığını incelerken öncelikle mühletin süresini gözetmektedir. Mahkemeye göre azami beş aylık süre, borçlunun ticari faaliyetlerini sürdürebilmesi ve borçlarını ödeyebilmesi amacı karşısında makul kabul edilmelidir. Kanun yolunun kapalı olması ise başka bir güvenceyle telafi edilmiştir; geçici mühlet kararı ilan edilmekte ve alacaklılara, ilandan itibaren yedi günlük kesin süre içinde dilekçeyle itiraz ederek mühlet verilmesini gerektiren bir hâlin bulunmadığını delilleriyle ileri sürme imkânı tanınmaktadır.[9] Nihayet, Kanun’un 291. ve 292. maddelerinin geçici mühlet hakkında kıyasen uygulanması sayesinde mahkeme, konkordatonun başarıya ulaşamayacağının anlaşılması veya borçlunun alacaklıları zarara uğratma amacıyla hareket ettiğinin tespiti gibi hâllerde mühleti resen kaldırabilmektedir.[10] Anayasa Mahkemesi bu güvenceleri birlikte değerlendirerek, kuralda menfaatler dengesinin bozulmadığı sonucuna varmıştır.
Kararın Değerlendirilmesi
Takdir Yetkisinin Daraltılması Bakımından 2024 Tarihli İptal Kararıyla Karşılaştırma
Anayasa Mahkemesinin hâkimin takdir yetkisinin daraltılmasına yaklaşımı, konkordato hükümleri bakımından tek yönlü değildir. Mahkeme 04.04.2024 tarihli kararıyla, Kanun’un 297. maddesinin ikinci fıkrasının üçüncü cümlesinde yer alan “…muvafakatini…” ibaresini Anayasa’nın 5. ve 35. maddelerine aykırı bularak iptal etmiştir. İptal gerekçesi doğrudan takdir yetkisinin ortadan kaldırılmasına dayanmaktadır: borçluya tasarruf izni verilmesinin alacaklılar kurulunun muvafakati şartına bağlanması, mahkemenin izin verilmesinin tarafların menfaatine daha uygun olup olmadığını değerlendirmesine imkân bırakmamakta; adil denge ancak alacaklılar kurulu kararının da denetlenebilmesi ve hâkime takdir yetkisi tanınmasıyla kurulabilmektedir.[11]
İncelenen kararda ise aynı Mahkeme, hâkimi belgelerin eksiksizliği tespitiyle bağlayan bir kuralı Anayasa’ya uygun bulmuştur. İki karar arasındaki ayrımın ölçütü açıkça formüle edilmemiş olmakla birlikte gerekçelerden çıkarılabilmektedir. 2024 tarihli kararda mahkemenin iradesi, denetime tabi olmayan bir başka iradeye, alacaklılar kurulunun kararına bağlanmaktaydı. İncelenen kararda ise hâkim, denetime elverişli ve objektif ölçütlere dayanan teknik bir belgeyle bağlanmaktadır. Buna, 297. maddedeki sınırlamanın kesin mühlet süresince devam etmesine karşılık geçici mühletin azami beş ayla sınırlı olması da eklenmelidir. Kanaatimizce Mahkemenin ölçütü, takdir yetkisinin daraltılmış olup olmadığından ziyade, daraltmanın denetlenebilir ve objektif bir dayanağa mı yoksa üçüncü kişinin denetim dışı iradesine mi bağlandığı ve geçici mi yoksa sürekli bir sonuç mu doğurduğudur.
Uygulamada Rapor Denetiminin Kapsamı
Ölçütün ilk ayağı, yani dayanağın denetlenebilir nitelikte olması, kararda güvence olarak gösterilen raporun gerçekten bu niteliği taşıyıp taşımadığı sorusunu da beraberinde getirmektedir. Kararın örtük varsayımı, geçici mühlet aşamasındaki incelemenin belgenin varlığıyla sınırlı kalacağı yönündedir. Konkordato talebine hiçbir belgenin eklenmediği hâllerde uygulama gerçekten de bu çerçevede kalmakta, talep, Kanun’da sayılan belgelerin ibraz edilmemiş olması nedeniyle reddedilmektedir. Belgeler biçimsel olarak sunulduğunda ise durum değişmektedir. Makul güvence veren denetim raporunun hangi standartlara göre hazırlanacağı Yönetmelik’te ayrıntılı biçimde düzenlendiğinden, mahkemeler sunulan belgenin başlığıyla yetinmemekte, raporun standartlara uygunluğunu, başka bir deyişle içeriğini incelemektedir.
Nitekim bir mahkeme, geçici mühlet talebiyle birlikte sunulan raporun “bilirkişi incelemesini dahi gerektirmeyecek açıklıkta makul güvence raporu olmaktan uzak” bulunduğunu, hiçbir denetim yapılmadığını ve raporun yargılamanın devamına ilişkin temennilerden ibaret kaldığını tespit ederek talebi dava şartı yokluğundan reddetmiştir. Bir başka mahkeme ise çok taraflı bir başvuruda her borçlu için müstakil proje ve müstakil rapor bulunmadığını, konsolide mali tabloların denetime elverişli olmadığını ve rapora dayanak çalışma kâğıtlarının sunulmadığını saptayarak talebi usulden reddetmiştir.
Derece mahkemesi, sunulan belgenin makul güvence veren denetim raporu niteliğini taşımadığını tespit ederek talebi reddettiğinde kuralın lafzına aykırı davranmış olmaz, nihayetinde sunulan belgenin Kanun’un aradığı nitelikte olup olmadığını belirlemektedir. Bununla birlikte bu uygulama, kararda öngörülen mekanizmadan farklı bir dinamik ortaya koymaktadır. Anayasa Mahkemesi denetimin ağırlığını hâkimden bağımsız denetim kuruluşuna kaydırmakta, uygulama ise bu ağırlığı yeniden hâkime iade etmektedir. Zira 660 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’de öngörülen sorumluluk rejimi raporun sonradan denetlenmesine ilişkin olup, hâkimin geçici mühlet aşamasında karşılaştığı somut soruna, yani elindeki belgenin gerçekten rapor niteliği taşıyıp taşımadığına cevap vermemektedir. Bu tespit kuralın Anayasa’ya aykırılığı sonucunu doğurmaz, ancak Mahkemenin dayandığı güvencenin tek başına yeterli olmadığını göstermektedir.
Kabul ve Ret Kararları Bakımından Kanun Yolu
Kanun’un 287. maddesinin altıncı fıkrası kanun yolunu yalnızca geçici mühlet talebinin kabulüne ilişkin kararlar bakımından kapatmıştır. Bölge adliye mahkemeleri anılan hükmü özel norm olarak nitelendirmekte ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 341. maddesinin geri çekildiğini kabul etmektedir. Ret kararları bakımından ise uygulama farklıdır, yukarıda anılan ilk derece kararlarının tamamında hüküm, istinaf yolu açık olmak üzere kurulmuştur.
Böylece kanun yolu denetimi yalnızca borçlunun talebinin reddedildiği hâlde işlemektedir. Geçici mühletin verildiği, yani alacaklının menfaatinin doğrudan ve olumsuz biçimde etkilendiği hâlde ise denetim, alacaklılara 288. madde uyarınca tanınan yedi günlük itiraz imkânıyla sınırlı kalmaktadır. Anayasa Mahkemesinin de bu imkânı, kanun yolunun kapalı olmasını telafi eden başlıca güvence olarak gördüğü hatırlanmalıdır. Bu itibarla söz konusu itirazın etkili biçimde kullanılabilmesi, kuralın Anayasa’ya uygunluğunun fiilî dayanağını oluşturmaktadır. Alacaklının yedi gün gibi kısa bir süre içinde dosyaya erişerek delil sunabilmesi, bu itibarla uygulamada özel bir önem kazanmaktadır.
Kararın Bağlayıcılığı
Kararın uygulama bakımından en somut sonucu, Anayasa’nın 152. maddesinin dördüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 41. maddesinin (1) numaralı fıkrasından doğmaktadır. Anılan hükümler uyarınca, işin esasına girilerek verilen ret kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasından itibaren on yıl geçmedikçe aynı kanun hükmünün Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla yeniden itiraz başvurusunda bulunulamaz. Buna göre İİK m. 287/1’de yer alan ibare, 14.07.2026 tarihinden itibaren on yıl boyunca itiraz yoluyla anayasallık denetimine tabi tutulamayacaktır.
Geriye kalan yol bireysel başvurudur. Alacaklının, somut olayın koşulları içinde geçici mühlet kararının mülkiyet hakkına orantısız bir müdahale oluşturduğunu ileri sürmesi mümkündür, ancak bu yolda denetim kuralın kendisine değil, derece mahkemesinin uygulamasına yönelecektir. Kanun koyucunun yakın dönemde konkordato hükümlerinde herhangi bir değişikliğe gitmemiş olması da tartışmanın bir süre daha yargısal düzlemde süreceğini düşündürmektedir.
Sonuç
Anayasa Mahkemesi, konkordato talebi üzerine belgelerin eksiksizliğinin tespitiyle yetinilerek geçici mühlet kararı verilmesini öngören düzenlemeyi Anayasa’ya uygun bulmuş ve kanun koyucunun teknik ve hızlı müdahale gerektiren alanlarda hâkimin takdir yetkisini daraltabileceğini kabul etmiştir. Karar 2024 tarihli iptal kararıyla birlikte okunduğunda, belirleyici olanın daraltmanın kendisi değil, daraltmanın dayandığı esasın objektif ve denetlenebilir nitelikte olup olmadığı görülmektedir. Karar aynı zamanda, hükmün on yıl süreyle itiraz yoluyla denetlenememesi sonucunu doğurmaktadır.
Bununla birlikte kararın dayandığı denge, uygulamada tam olarak öngörüldüğü biçimde kurulmamaktadır. Derece mahkemeleri sunulan raporun standartlara uygunluğunu inceleyerek fiilen bir içerik denetimi yürütmektedir. Kanaatimizce bu ayrışmanın kaynağı kuralın kendisi değil, makul güvence veren denetim raporunun niteliğine ilişkin standartların uygulamada henüz yeterince yerleşmemiş olmasıdır. Bu itibarla çözüm, hâkime geniş bir takdir yetkisi tanınmasında değil, raporun asgari içeriğine ve denetim kuruluşlarının sorumluluğuna ilişkin düzenlemelerin güçlendirilmesinde aranmalıdır. Geçici mühlet talebinin reddine ilişkin kararlara karşı kanun yolunun kapsamı ile alacaklılara tanınan yedi günlük itirazın etkililiği ise önümüzdeki dönemde bölge adliye mahkemesi içtihadının açıklığa kavuşturması gereken konular arasında yer almaktadır.
- 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu m. 285/1.
- Hüküm, 28.02.2018 tarihli ve 7101 sayılı Kanun’un 15. maddesiyle başlığıyla birlikte değiştirilmiştir.
- Anayasa Mahkemesi, E. 2025/249, K. 2026/79, 16.04.2026, RG 14.07.2026- 33310. Aşağıda yalnızca paragraf numarasıyla yapılan atıflar bu karara ilişkindir.
- İİK m. 286/1-(e). Hüküm, 06.12.2018 tarihli ve 7155 sayılı Kanun’un 13. maddesiyle değiştirilmiştir. Usul ve esaslar için bkz. Konkordato Talebine Eklenecek Belgeler Hakkında Yönetmelik, RG 30.01.2019- 30671.
- İİK m. 288/1 ve m. 294.
- İİK m. 297. Anılan madde uyarınca borçlunun tasarruf yetkisi tamamen kaldırılarak işletmenin faaliyetlerinin komiser tarafından sürdürülmesine dahi karar verilebilir.
- İİK m. 287/4 ve m. 287/6.
- Anayasa Mahkemesi, E. 2024/27, K. 2025/38, 11.02.2025, RG 03.06.2025- 32919 (İİK m. 292/1-(b) bakımından ret); E. 2024/10, K. 2024/97, 04.04.2024, RG 06.06.2024- 32568 (İİK m. 297/2 bakımından iptal).
- Karar, §§ 23 ve 44. İlan ve yedi günlük itiraz süresi için bkz. İİK m. 288/2.
- Karar, § 45. İİK m. 287/5 uyarınca Kanun’un 291. ve 292. maddeleri geçici mühlet hakkında kıyasen uygulanır.
- Anayasa Mahkemesi, E. 2024/10, K. 2024/97, 04.04.2024, §§ 29-30 ve 33. İptal, 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası uyarınca aynı cümledeki “…ile alacaklılar kurulunun…” ibaresini de kapsamıştır.
Bu makalenin tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeksizin veya Erdem & Erdem’in yazılı izni alınmaksızın bu makale kullanılamaz, çoğaltılamaz, kopyalanamaz, yayımlanamaz, dağıtılamaz veya başka bir suretle yayılamaz. Kaynak gösterilmeksizin veya Erdem & Erdem’in yazılı izni alınmaksızın oluşturulan içerikler takip edilmekte olup, hak ihlalinin tespiti halinde yasal yollara başvurulacaktır.