Arabuluculuk Anlaşma Belgesi ve Uygulamada Dikkat Edilmesi Gerekenler
Giriş
Arabuluculuk Türk hukuk sistemine 2012 yılında, “ihtiyari” olarak dâhil olmuş ve geçen süre zarfında başarılı sonuçlar vermiştir.
01.01.2018 tarihi itibarıyla iş hukukundan kaynaklanan bazı uyuşmazlıklarda, 01.01.2019 tarihi itibarıyla ticari uyuşmazlıklarda, 22.07.2020 tarihinden itibaren tüketici hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıklarda, 01.09.2023 tarihi itibarıyla gayrimenkul, kira hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıklar ile ortaklığın giderilmesi talepli uyuşmazlıklarda, dava sürecinden önce arabuluculuğa başvuru zorunlu hale gelmiş, taşınmaz devri ve ayni hak tesisi işlemleri de arabuluculuğa elverişli uyuşmazlıklar arasında sayılmıştır.
Arabuluculuk; bir karar mercii olmadan tarafların anlaşarak uyuşmazlığı sona erdirmesini amaçlayan, tarafların dışında arabuluculuk siciline kayıtlı üçüncü bir kişinin taraflar arasındaki iletişimi üstlendiği bir süreçtir. Arabuluculuk, yabancılık unsuru taşıyanlar da dâhil olmak üzere, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri iş veya işlemlerden doğan özel hukuk uyuşmazlıklarının çözümlenmesinde uygulanabilir.
Arabuluculuk sürecinde bir karar mercii bulunmadığı gibi, süreç sonunda da “karar” verilmez. Taraflar uyuşmazlıklarını anlaşarak veya anlaşamayarak sonuçlandırır. Taraflar arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varır ise, varılan anlaşmanın kapsamı taraflarca belirlenir ve bir anlaşma belgesi düzenlenir. Bu belge taraflar ve arabulucu tarafından imzalanır [Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu (“HUAK”) m.18].
Bu noktada da arabuluculuk faaliyeti sonunda hazırlanan anlaşma belgesinin hukuki niteliği ve ne anlam ifade ettiği sorgulanmaktadır.
Anlaşma Belgesinin İçeriği ve Hukuki Niteliği
Arabuluculuk faaliyetinin tarafların anlaşmaya varmasıyla sona ermesi halinde, taraflarca üzerinde anlaşılan çözüm yönteminin kâğıda dökülmesi ve belge halini alması söz konusu olacaktır.
Bu belgenin, HUAK m.18 anlamında bir anlaşma belgesi olarak nitelendirilebilmesi ve icra edilebilirlik şerhi verilebilmesi için, arabulucu tarafından imzalanması gerekmektedir. Bu anlaşma belgesinin içeriğini, uyuşmazlığın çözümüne yönelik taraflarca üzerinde anlaşılan usul ve esaslar oluşturacaktır. İçerik, bir sulh sözleşmesi şeklinde de olabilir. Tabii ki başka bir sözleşme şeklini içermesi de mümkündür. Ancak anlaşma belgesiyle, arabuluculukla çözülmeye elverişli olmayan konulara, emredici hukuk kurallarına ve ahlaka aykırı hükümlere yer verilemeyeceğinde şüphe yoktur. Arabulucu da bu türden hükümler içeren bir belgeyi imzalamaktan kaçınmalıdır. Anlaşma belgesinde yer alan edimler; icra edilebilirlik şerhi alınabilmesi ve daha sonra gerekirse ilamlı icraya konu edilebilmesi için, tereddüde yer vermeyecek derecede açık olmalıdır.
Bilindiği gibi taraflar, arabuluculuk faaliyeti sonunda oluşturulan Anlaşma Belgesi’nin ilam niteliğinde sayılabilmesi ve icra edilebilmesi için, mahkemeden icra edilebilirlik şerhi verilmesini talep edebilmekteydiler. 7036 sayılı Kanun ile 12.10.2017 tarihinde HUAK’ta yapılan değişiklik uyarınca, taraflar ve avukatları ile arabulucunun birlikte imzaladıkları anlaşma belgesi de icra edilebilirlik şerhi aranmaksızın ilam niteliğinde belge sayılır hale gelmiştir.
Ayrıca HUAK’ta yapılan bir başka önemli düzenleme ile arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamayacağı emredilmiştir. Bu değişikliklerle birlikte arabuluculuk sürecini anlaşma ile sonuçlandıran taraflara kolaylık sağlanmış ve anlaşma belgesinin bağlayıcılığı konusunda şüpheye yer bırakmayan düzenleme yapılmıştır.
Esasen ihtiyari arabuluculukta, taraflar; bu yönteme başvurmak, süreci devam ettirmek ve süreçten vazgeçmek konusunda tamamen serbesttir. Zorunlu arabuluculukta dahi zorunlu olan kısım, dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmasıdır. Bu serbestlik arabuluculuğa konu edilen uyuşmazlıkların mutlaka bu yöntemle çözümlenmesi gerekmeyeceği anlamını taşımaktadır.
Ancak yapılan bu değişiklikle HUAK’ta yer verilen amir hüküm uyarınca, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar taraflar açısından tartışmasız biçimde bağlayıcı olacak ve bu hususlarla ilgili olarak daha sonra dava açılamayacaktır. Dolayısıyla icra edilebilirlik şerhi verilmiş olsun olmasın, anlaşma belgesi ile üzerinde anlaşılan hususlar taraflar açısından bağlayıcı olmaktadır. Bu durum da arabuluculuk sürecinin önemini ve etkisini artırmaktadır.
Anlaşma Belgesi’nin hukuki açıdan bu derece kuvvetli bir belge haline gelmesi de Anlaşma Belgesi’nin hazırlanması aşamasında azami derecede dikkat edilmesi zorunluluğunu ortaya çıkarmaktadır. Bu açıdan Anlaşma Belgesi’nde yer alan düzenlemelerin açık ve tartışmasız ifadeler içermesi gerektiği, sulh sözleşmesi şeklinde yapılması ve icrasında tereddüt yaşanmaması için mahkeme hükmü haline getirilmesinin doğru olacağı söylenebilir.
Anlaşma Belgesi’nin delil olarak niteliği değerlendirildiğinde, HUAK m.5’te yer alan “Beyan veya belgelerin kullanılamaması” hükmü akla gelmektedir. Bilindiği üzere bu hüküm uyarınca; taraflar, arabulucu veya arabuluculuğa katılanlar da dâhil üçüncü bir kişi, uyuşmazlıkla ilgili olarak hukuk davası açıldığında yahut tahkim yoluna başvurulduğunda, maddede sayılı beyan veya belgeleri delil olarak ileri süremez ve bunlar hakkında tanıklık yapamaz. Ancak, söz konusu bilgiler bir kanun hükmü tarafından emredildiği veya arabuluculuk süreci sonunda varılan anlaşmanın uygulanması ve icrası için gerekli olduğu ölçüde açıklanabilir. Dolayısıyla, Anlaşma Belgesi’nin kanunun amir hükmü uyarınca bağlayıcı olduğu ve üzerinde anlaşılacak hususlar hakkında dava açılamayacağı da dikkate alınırsa, Anlaşma Belgesi’nin bu kapsamın dışında kaldığı sonucuna varılabilir.
Uygulamada Karşılaşılan Sorunlar
Arabuluculuğun çok sayıda uyuşmazlık açısından dava şartı haline gelmesi ve anlaşmanın hukuki niteliği itibarıyla daha sonra aynı konu ve taleple dava açılmasını engellemesi, tarafların avukatlarıyla birlikte imzaladığı anlaşma belgesinin ilam niteliğinde sayılıyor olması, arabuluculuğun özellikle işçi-işveren uyuşmazlıklarında ve ayrıca iş sözleşmesinin feshi süreçlerinde sıkça kullanılır hale gelmesini sağlamıştır.
İş sözleşmesinden kaynaklanan bu tip uyuşmazlıklarda genellikle işveren feshi sonrası tarafların arabulucu nezdinde bir anlaşma yaparak işçilik alacaklarını ödemesi, ikale uygulamasının yerini alır nitelikte olmuş ve sıkça başvurulan bir yöntem olarak uygulamada yer kazanmıştır.
Ancak bu süreçlerin arabuluculuk anlaşmasının tarafları açısından, HUAK’a ve sair mevzuata, olayın özelliklerine ve hayatın olağan akışına uygun bir şekilde yürütülmeyişi de aynı şekilde sıkça görülen ve sonrasında arabuluculuk anlaşma belgesinin iptaline varacak sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Gerçekten de işçi-işveren uyuşmazlıkları baz alındığında, işveren vekilliği yapan kişilerin arabulucu olarak da görev alması veya işçilerin gereği gibi bilgilendirilmemesi, arabuluculuk anlaşmasının imzalanması amacıyla maddi veya manevi baskı yapılması, müzakere süreçlerinin usule uygun yürütülmemesi gibi usul ve yasalara aykırı durumlarla karşılaşılmaktadır. Bu konu son dönemde yüksek mahkemeler (Bölge Adliye Mahkemeleri ve Yargıtay) nezdinde de yoğunlukla tartışılmakta, bu konuda emsal teşkil edebilecek kararlar verilmektedir.
Örneğin taraflar arasında gerçek bir uyuşmazlık doğmadan ve iş ilişkisi halen devam ederken arabuluculuk görüşmesi ile iş akdinin feshini ve sair (örneğin işçilik alacaklarının ödenmesi gibi) hususları düzenlenen anlaşma tutanakları geçersiz sayılmaktadır. Nitekim Yargıtay, arabuluculuğun sadece işçinin ileride dava açmasını engellemek amacıyla kullanılabilecek bir yöntem olmadığını, taraflar arasında mevcut bir uyuşmazlığın çözümünün amaçlanması gerektiğini, usulüne uygun bir müzakere ortamı da sağlanmadan salt dava açma hakkını ortadan kaldırmak amacıyla hareket edilmesi halinde arabuluculuk anlaşmasının geçersiz olduğunu belirtmektedir (Bkz. Yargıtay 9. H.D. 10.09.2025 T., 2025/5019 E.- 2025/6137 K.). Yargıtay, arabuluculuk sürecinin de usulüne uygun yürütülmesi gerektiğine dikkat çekmektedir.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin bir başka kararında, arabuluculuk son tutanağının iptali istemine ilişkin davada, arabuluculuk faaliyetinin hiç yapılmadığı veya usulüne uygun yapılmadığı yönünde bir iddia bulunuyor ise, anlaşma tutanağının iptali için davanın 1 yıllık hak düşürücü süre içinde açılmış olması şartı aranmayacağını, hak düşürücü sürenin ancak irade fesadı iddiası varsa göz önünde bulundurulacağını ifade ederek olayda usule uygun süreç yönetilmediğinden bahisle iptal kararı vermiştir. (Bkz. Yargıtay 9. H.D. 30.06.2025 T., 2025/4865 E. - 2025/5551 K) Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 22.09.2025 tarihli, 2025/6034 E.- 2025/6727 K. sayılı kararında ise, toplu işçi çıkarma söz konusu olduğu, arabulucunun telekonferans yoluyla işveren merkezinde görüşmeleri gerçekleştirdiği, arabuluculuk sürecinin hukuka uygun ve sağlıklı şekilde yürütülmediği, görüşmelerin müzakere şeklinde gerçekleşmediği, işçinin iradesi sakatlandığından anlaşmanın hukuki geçerliliği bulunmadığı, gerekçesiyle iptal yönünde karar veren bölge adliye mahkemesi kararını onamıştır.
Sonuç
Sıkça gündeme gelen ve uygulama alanı bulan arabuluculuk sürecinde; taraflarca anlaşmaya varılması halinde, üzerinde anlaşılan hususlar bir belge haline getirilir ve bu belge taraflarca ve arabulucu tarafından imzalanır. HUAK m. 18/5 uyarınca, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamayacağı düzenlenmiştir. Böylelikle Anlaşma Belgesi kanunen bağlayıcı olan bir belge halini almıştır. Ayrıca yine HUAK’ta yapılan değişiklikle taraflar ve avukatları ile arabulucunun birlikte imzaladıkları anlaşma belgesinin, icra edilebilirlik şerhi aranmaksızın ilam niteliğinde belge olduğu düzenlenmiş, böylelikle mahkemeye başvurmadan da anlaşma belgesinin ilam niteliğinde belge haline getirilmesi sağlanmıştır. Arabuluculuk sürecinde usule uygun hareket edilmemesi, işçinin iradesinin sakatlanması gibi durumlarda ise arabuluculuk anlaşmasının geçersizliğine karar verilmesi söz konusu olabilir, tarafların ve arabulucunun HUAK hükümlerine ve süreç yönetimine dikkat ederek herhangi bir hak ihlaline sebebiyet vermemesi gerekmektedir.
Bu makalenin tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeksizin veya Erdem & Erdem’in yazılı izni alınmaksızın bu makale kullanılamaz, çoğaltılamaz, kopyalanamaz, yayımlanamaz, dağıtılamaz veya başka bir suretle yayılamaz. Kaynak gösterilmeksizin veya Erdem & Erdem’in yazılı izni alınmaksızın oluşturulan içerikler takip edilmekte olup, hak ihlalinin tespiti halinde yasal yollara başvurulacaktır.
Diğer İçerikler
Anayasa Mahkemesi (AYM), 17 Haziran 2025 tarihli ve E.2024/237, K.2025/137 sayılı kararıyla (Karar), medeni usul hukukunda köklü bir değişikliğe yol açan önemli bir tespitte bulunmuştur. Yüksek Mahkeme, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 166. maddesinin 1. fıkrasında yer alan ve aynı...
Adil yargılanma hakkının sağladığı en önemli güvencelerden biri mahkemeye erişim hakkıdır. Bunun yanında, mahkemeye erişim hakkının temel unsurlarından biri, bireylerin kanun yollarına etkili biçimde başvurabilmesidir. Bu hakkın korunabilmesi, yalnızca bireyin kendi yükümlülüklerini yerine getirmesine değil…
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (“HMK”) 326. Maddesi, davanın tarafları kısmen haklı çıktığında, yargılama giderlerinin tarafların haklılık oranlarına göre paylaştırılması ilkesini öngörüyordu…
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (“HGK”), 08.10.2025 tarihli 2024/572 E. ve 2025/607 K. sayılı kararıyla (“Karar”); önüne gelen uyuşmazlıkta konunun esasının incelenmesinden önce, direnme olarak adlandırılan kararın yeni delil ve gerekçeye dayalı yeni hüküm niteliğinde olup olmadığını, buradan varılacak sonuca…
Anayasa Mahkemesi, 22.10.2024 tarihli 32700 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan, 22.05.2024 tarihli 2022/31465 Esas başvuru numaralı kararıyla (“Karar”); dava dilekçesinde davalıların gösterilmeyen adreslerinin ve kimlik numaralarının bildirilmesi için verilen kesin süreye rağmen bu eksikliğin tamamlanmaması...
Türk hukukunda hâkim olan “usul esastan önce gelir” ilkesi uyarınca dava açma sürelerinin doğru tespiti kritiktir. Anayasa Mahkemesi 02.05.2024 tarihli 2020/13187 E. ve 02.05.2024 K. sayılı kararında (“Karar”), dava açma süresinin hatalı tespit edilmesi üzerine davanın reddedilmesi nedeniyle mahkemeye...
Hukukumuzda yargılama usulü, Hukuk Muhakemeleri Kanunu (“HMK”) ile düzenlenir ve her aşamada hak düşürücü süreler öngörülür. Hak düşürücü süreler, süreye riayet etmeyen taraf için hakkın kullanımının ortadan kalkmasına sebep olan bir yaptırım şeklidir...
Müdahale diğer bir ifadeyle davaya katılma, idari yargılama usulünde hukuk yargılamasına kıyasla temel farklılıklar içerir. Bu farklılıklar, idari yargılamada müdahilin hak arama hürriyetini kullanabilmesi bakımından kritik önem taşır. Bilindiği üzere, idari yargılama usulünde, davacı olmanın iki yolu bulunur...
6 Ekim 2023 tarihli 32331 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan, Anayasa Mahkemesi (“AYM”) 2019/17969 sayılı bireysel başvuru üzerinden verdiği 08.06.2023 tarihli kararında (“Karar”) işçilik alacağının ödenmesine ilişkin açılan belirsiz alacak davasının, alacakların belirlenebilir olması nedeniyle dava şartı...
İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu (“İBBGK”) 2021/5 E. 2023/2 K. sayılı 28.04.2023 tarihli İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararı’yla (“Karar”) hukuk davalarında hükümde kanun yolu süresinin hatalı olarak uzun gösterilmesi halinde, hatalı gösterilen süre içerisinde yapılan kanun yolu başvurusunun...
Munzam (aşkın) zarara ilişkin davalarda zararın ispatlanması meselesi sıkça gerek Anayasa Mahkemesi’nin gerek Yargıtay’ın farklı dairelerinin inceleme ve değerlendirmesine konu olmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (“YHGK”) 29.03.2022 tarihinde verdiği 2021/928 E. 2022/401 K. sayılı kararıyla bir kez daha...
Hukukumuzda kesinlik sınırı istinaf ve temyiz kanun yollarına başvurulabilmesi için kanunla öngörülmüş olan parasal sınırlardır. Alacak miktarı veya dava değeri bu belirtilen parasal sınırların üstünde olan ilk derece ve istinaf mahkemeleri kararlarına karşı bir üst mahkemeye başvurma imkanı mevcutken, parasal...
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Yargıtay Hukuk Daireleri arasında, henüz ifa zamanı gelmemiş bir alacak için açılmış bir davada, mahkeme tarafından ifa zamanı henüz gelmediği gerekçesiyle usulden mi yoksa esastan mı ret kararı verilmesi ve buna bağlı olarak tayin edilecek avukatlık ücretinin maktu veya...
Islah genel anlamda, tarafların iddia ve savunmanın değiştirilmesi yasağına bir istisna olarak öngörülmüştür ve bu yasak sebebiyle gerçekleştiremedikleri usuli işlemleri kısmen veya tamamen düzeltmelerine denir. Islah, tek taraflı ve açık bir irade beyanıdır ve...
Belirsiz alacak davasının koşulları son dönemde sıkça Yüksek Mahkeme’nin inceleme ve değerlendirmesine konu olmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da 07.07.2021 tarihinde verdiği 2021/485 E., 2021/971 K. sayılı kararında (“Karar”), kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık izin ücreti alacağına ilişkin...
Kanun yolları, mahkeme kararlarının denetlenerek yargılama hatalarının giderilmesini sağlaması açısından hukuk devletinin vazgeçilmezidir. Ancak, uyuşmazlıkların bir noktada sonlandırılması ve kararların kesinleşmesi gerekir. Bu Hukuk Postası makalesinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu...